Slovenya Macerası

Halid Bedir Karakaş

//Slovenya Macerası

Bu seyahat benim ilk yurtdışı deneyimim değildi ancak ilk Erasmus+ Exchange programımdı. Bu yüzden aşırı derecede heyecan vardı üzerimde. Uçak tercihimi THY’den yana kullanmıştım. Eğer bu tarz projelere gidecekseniz yemek gibi imkanlarından dolayı THY’yi tercih etmenizi öneririm. Havalimanına ilk adım attığım zaman bu kadar ufak mı acaba yoksa beni küçük bir kısmında mı indirdiler diye etrafıma bakmaya başladım. Ama sonradan anladım ki 2,066 milyon nüfuslu bir ülke için gayet büyük bir havalimanıymış. Otobüs seferlerini ararken hep bahsedilen -karşıdan karşıya geçerken arabalar yayalara yol hakkı tanıyor- olayını denemek istedim ve bir anda önümde arabanın durduğunu fark ettim hem de ben daha kaldırımın ucuna bile gelmemiştim. Doğruymuş.

Durakta biraz otobüs bekledikten sonra Başkent Ljubljana’ya doğru yola çıktım. Ljubljana’dan arkadaşlarımla birlikte Breczie’ye doğru yola çıkacaktım. Yol boyunca sağım solum her taraf yeşillikler içindeydi. Evler genelde bahçeli ve müstakil şeklindeydi.  Keyifli bir 45 dakikalık manzaranın ardından şehir merkezine geldim. Çok fazla vaktim olmadığı için kısa bir şehir turu yaptım. Bakmayın kısa dediğime şehir zaten 45 dakikada gezilebilecek durumda.

Preseren Meydanı, Tromostovje (Üçlü Köprü), Ejderha Köprüsü gibi yerler şehrin orta noktasında yer alıyor. Ufak bir ülkenin ufak bir başkenti, ama küçük olduğuna bakmayın, şehir tarih kokuyor şehrin bilinmeyen sokaklarında kaybolmak çok zevkli. Tarihi binaların kokusu turumuz boyunca 18-19. yüzyıllara yolculuk yaptırıyor. Gönül isterdi ki şehirde sıkılana kadar her tarafını gezerek bütün tarihi buram buram içinde yaşamak ama olduğu kadar olmadığı kader dedim ve arkadaşlarımla birlikte Brezice’ye doğru yola koyulduk. 2,5 saat civarında süren yol boyunca muhteşem rahatlatıcı manzara eşlik etti bize. Türkiye’de olsak aynı yolu 1 saatten daha kısa sürede gidebileceğimizi düşündüm. İnsanlar trafik kurallarını hayat tarzı olarak belirlemişler. Ne kadar yavaş gittiklerinden haberleri bile yok. Ama birbirlerine saygıları çok fazla. Yol boyunca kasaba gibi 20 30 haneli bölgelerden geçiyorsunuz, hepsi müstakil evler birbirinden farklı ve adeta sizi içine çekiyor gel burada kal diyor size. Uzunca bir yolun ardından Brezcideyiz.

Şimdi sıra hosteli bulmakta. MC Hostel’i hemen birilerine sorduk ve yol boyu elimizde bavullarla 15 dakika civarında yürüdükten sonra hostesle giriş yaptık. Bizi Slovenya’daki proje ekibi karşılıyor. Mutfakta evrakları doldurduktan sonra odalarımızın anahtarlarını alıp yerleşiyoruz odalara. Herkes karışık kalıyor farklı kültürlerle kaynaşmak adına böyle düşünülmüş, harika bir fikir.

Hostel insanların buluşma noktası gibi. Tasarlanırken zaten Avrupa Birliği Projesi desteğiyle kurulmuş hostel. Yatakhanelerin yanında yemekhane spor salonu açık kapalı basketbol sahaları seminer salonları barı ve büyük bir bahçesiyle birden fazla grupları bünyesinde misafir edebiliyor. Bizde de var buna benzer kurumlar tek farkı fiyat bakımından daha pahalı olması, çünkü hostellerde genelde odada kalan kişi sayısı fazla oluyor. Ama bu da sorun değil kilitli dolaplara sahip oluyorsunuz odalarda.

İlk iki günü havalimanında hastalanmamdan ötürü çok verimli geçiremedim zaten hava yağmurluydu, hostelden çok uzaklaşamadım. Akşama kadar proje kapsamında (projenin konusundan hiç bahsetmedim bu arada, gençlerin ruhsal sağlığı üzerine gençlerin söz sahibi olduğu bir ortamda grup çalışmaları yaptık) oturumlarda aktif bir katılım ile söz sahibiydik. Kültür değişimi denilen şeyin ne olduğunu son gece kocaman bir sarılma çemberi yaptığımızda 10 farklı milletten 50 insanı bir daha bir arada göremeyecek olmanın hüznüyle anlamıştım.

Brezcie şehri ufak olmasının yanında nehir, yanından akıp gittiğinden ve her yer orman olduğu için insana huzur veriyor. Yakınlarda bir kale, bir kule ve biraz uzakta ormanın içinde de bir kilise var. Gelip görülebilecek bir yer. Biz toplu olarak bir öğleden sonra şehir turu yaptık, yakın tarafta bir de baraj var, uzun pozlama fotoğraflar için harika manzarası var.

Daha sonraki günlerde Hallowen vardı, öğleden sonra serbest günümüz vardı. Grupla birlikte kiliseye gitmeye karar verdim. Sv. Vid. Kilisesine gitmek için ormanın içinden 3 km yol yürümek gerekiyordu. Fotoğraf makinem yanımda olduğu için gruptan ayrılarak ormanda kaybolmayı seçtim. Çok güzel fotoğraflar çektim tabi ki yukarı çıkarken gruptan bir kişiyi gördüm ve beni beklememelerini söyledim. Kiliseye çıktığımda beni şehrin manzarası karşılıyordu. Ne kadar ufak görünüyor dedim ama muhteşemdi, şehri saran nehrin aktığı baraj ve yemyeşil bir doğasıyla insanın ruhunu bedeninden alıp götürüyordu. Biraz orda fotoğraf çekip manzaranın keyfini sürdükten sonra aşağıya doğru inmeye başladım. Orman yolunda 15 yaşlarında iki çocuk downhill bisikletleriyle profesyonel iniş yapıyorlardı. İnsanlar ormanları çok güzel kullanıyor, fark ettim ki yola indiğim zaman iki adam arabanın arkasına dağ motorlarını takmış ve gün batarken evlerinin yolumu tutuyordu. Herkesin farklı da olsa bir hobisi vardı, bizde böyle bir kasabada sadece geçim kaygısı insanların rutini haline gelmiş durumda. Gün batımı için rotamı nehrin geçtiği köprüye çevirdim, makineyi kurup güzel fotoğraflar için beklerken bir yandan bende yolun kenarına oturup günbatımı izlemeye koyuldum. Hava kararmış ve soğumaya başlamıştı dönme zamanının geldiğini düşündüm, dönüş yolunda mezarlıktan gelen ışıklara göz kabarttım. Hallowenı sadece makyaj yaparak şeker mi şaka mı diye şeker toplayan çocuklardan sanan ben için şok edici bir görüntü oldu. Nasıl biz bayramlardan önce arife gününde mezarlıklara gidip toprağı sulayıp dua ediyorsak onlarda kendi inançları doğrultusunda mezarlık ziyareti yaparak kırmızı kandilleri sabaha kadar yanması için bırakıyorlardı. Girdim mezarlığa ve bu ilgi çekici ana tanıklık etmek için dolaşmaya başladım. Farklı bir deneyim farklı bir kültür tanımış oldum.

Hostel sınırlarına ulaştığımda defalarca arama bildirimleri ile karşılaştım bizim ekipten Sümeyye’yi aradım, Slovenya ekibi beni çok merak etmiş ve tam arabayla aramaya çıkıyorlarmış beni, ben anlatmaya çalıştım söyledim falan diye birilerine ama çok korkmuşlar, sonra özür diledim tabi hem de defalarca. Ama komik olan bizim Türk ekibi ya o Bedir hep alır başını gider o kadar orman geçmişi var demişlerse de dinletememişler, sonra onlarda beni merak etmeye başlamışlar. Bir önceki gece de şehir turu yapmıştım halbuki.

Dönüş gelip çattığında hüzünlü bir ayrılık bizi kucakladı, gerçekten çok duygusal anlardı, her ne kadar bir hafta iyisiyle kötüsüyle yaşamış olsak da uluslararası bir aile olmuştuk, bir yerde ülkeme dönecek olmamın kavuşma isteği bir taraftan da ayrılık rüzgârı…

Otobüse binmek için sabah hostelden ayrıldığımızda 7’deki otobüsü birkaç dakika ile kaçırdık. İçerde oturma alanlarında mülteciler misali biraz uyumaya başladık.45 dakika geçmemişti ki federaller damladı. Birisi belki de şikâyet etmişti diye düşündük çünkü Brezcie de öğleden sonra 3 ‘te polisler mesleği bırakıp evlerine gidiyordu. Böyle bir yerde polisle karşılaşmamız bizi şaşırttı. Pasaportlarımızı verdik baya incelediler, hatta Sümer’in vizesi o gün dolduğu için tedirgin oldular. Daha sonra Erasmus+ Exchance programı deyince biraz rahatladılar ve pasaport kontrollerini bitirdiler. Gözünü seveyim Erasmus+.

Uzuuun bir yolculuktan sonra tekrar başkente döndük, Mc Donald da free WiFi ile nerelere gezelim diye bakarken ben aldım başımı şehrin bilinmeyen sokaklarında 1,5 saat kayboldum. Kaleye çıkamadım yine çok fazla zamanım yoktu. Ama şehrin havasını sokaklarında soluyarak gezdim ve hızlı adımlarla havalimanına giden otobüsü kaçırmamak için geri döndüm. Ayrılıyordum bu Ülkeden. ne kadar da çabuk geçmişti ne kadar da doyumsuzdu bu gezi de daha dün gelmiştik diyordum. Bu düşünceler içindeyken neyseki uçağımın THY olduğunu ve havada kaç fit yükseklikteki yemeğimi düşünmeye başladım ve tekrar gözlerimdeki parıltıyla karnımdaki gurultu eşliğinde dönüş yolundaydım.

Yazar: |2019-01-17T19:45:31+00:0017 Ocak 2019|Blog|

Yorum Yaz