Dünyanın Başkenti: New York!

Furkan Kamacı

//Dünyanın Başkenti: New York!

Sabah 7’deki uçağımız için ben, Fatih ve Elif saat 4 te hava limanındaydık. Önce 2 saatlik bir yolculuk geçirip Ukrayna’ya geldik. Amerika uçağımıza 3 saat vardı. Bu süre hava limanından çıkıp şehri gezmek için yeterli değildi. Hava limanında yemek yiyip uçak saatini bekledik. Amerika için özel bir kontrolden geçerken oradaki görevliyi ikna etmek için epey uğraştık. Bir türlü neden Amerika’ya gittiğimizi anlatamamıştık. Aslında anlatmıştık ama anlamamak için ciddi bir efor sarf etti. Tüm uğraşların ardından kendisini ikna etmeyi başardık ve uçağa bindik. 10 saatlik bir uçak yolculuğu yaptık. Uçakta gittiğimiz süre boyunca hep gündüzdü. 9 saat boyunca düzgün sayılabilecek derecede hiç uyuyamadım. Yapacak fazla da bir şey yoktu. Ne yapmaya başlasak bir süre sonra bitiyor ama yolculuk bitmiyordu. Nasıl bittiğini bilmiyorum ama bir şekilde bitti. Son derece soğuk ve karlı bir günde New York’a indik. Hava limanından çıkmamız ile titremeye başlamamız bir oldu. Tabii hazırlıklı gelmiştik, hemen montlarımızı giydik. Hava limanından ayrılmak için Sky Train’e bindik fakat bir süre sonra aslında hiç ayrılmadığımızı, sürekli olduğumuz yerde döndüğümüzü fark ettik. Yanlış hatta binmişiz ve hava limanının içinde sürekli dönüyormuşuz. Uzun bir tren yolculuğunun ardından kalacağımız yere vardık. Times Meydanı’na çok yakın, 3 odalı bir ev kiraladık ve orada konakladık. Eve vardığımızda zaten akşam olmuştu. Biraz dinlendikten sonra kısa bir tur yaptık ve evimize çok yakın olan Times Meydanı’nı gezdik. Döndüğümüzde yeterince yorulmuştuk ve hemen uyuduk.

Sabah erken saate kalktık ve hazırlandık. Bizim için New York macerasının en önemli günüydü çünkü Birleşmiş Milletler’e gidip ülkemizi temsil edecektik. Yanımızda Amerika’da yüksek lisans yapan bir arkadaşımız vardı, Zahid. O bölgeyi bildiği için fazlasıyla rahattık. Onun yönlendirmeleriyle geze geze Birleşmiş Milletler’in merkez binasına gittik. Tabii giderken kahvaltı yapmayı ihmal etmedik. Orada insanlar genelde bir mekanda oturarak kahvaltı yapmıyorlar ya da bir şey yemiyorlar. Bundan dolayı mekanlarda da pek oturma yerleri yok. Dunkin’ Donuts diye bir mekan var. Kahvaltı için önerilen mekanlar arasında ilk sırada yer alıyor. Yine oturma yeri pek yok tabii. İlk kahvaltı deneyimimizde bu işin pek bize göre olmadığını anladık ama yine de güzeldi yiyecekleri. İşin Birleşmiş Milletler kısmına gelirsek, önce içeri girebilmek için ihtiyacımız olan kartı aldık. İçerisi oldukça güvenli bir ortamdı. Asansörlerde dahi güvenlik görevlileri vardı. Oturuma kadar bir keşif turu yaptık. Çok büyük bir merkezdi. Aldığımız kart ile istediğimiz her yere giriş yapabildik. En güzel kısmı ise genel oturumların yapıldığı salondu. Orada bulunmak, o anı ölümsüzleştirerek fotoğraf çekilmek gerçekten gurur vericiydi. Sivil Yaşam Derneği ve Türkiye adına orada bulunuyorduk. Bu aldığım hazzı ve yaşadığım gururu katbekat artırıyordu. İçeride Birleşmiş Milletler’e tur yapılabildiğini de gördüm. Genellikle lise öğrencileri Birleşmiş Milletler’i gezme amacıyla bu tur programına katılıyordu. Kefiş sürecimiz tamamlandıktan sonra çıkıp yemek yedik. Tabii yine pizza yedik. Önceki gün de Times Meydanı’nda pizza yemiştik. Amerika’da sanırım en fazla yediğim şey pizza. Çok büyük pizzalar yapıyorlar ve dilim dilim satıyorlar. Oldukça da pahalı. Bir yer hariç  Son günümüzde bulmuş olsak da çok ucuza çok güzel pizza yapan bir yer bulduk. Sanırım Amerika’da bulunca en çok sevindiğim şeylerden biriydi. Neyse pizzamızı yedikten sonra Birleşmiş Milletler’e geri döndük ve oturumun yapılacağı salonda yerimizi aldık. Türkiye’nin yaptığı insani yardımların anlatıldığı oturum 1 saat 30 dakika sürdü. Bizim UGK’da salon düzenimizin Birleşmiş Milletler ile aynı olduğunu biliyordum ama bire bir şahit olmuş oldum. Oturum ardından YTB Başkanımız Sayın Abdullah Eren ile selamlaştık ve keşfetmeye, yeni şeyler öğrenmeye devam ettik. Başka salonları gezerek devam eden oturumları izledik. Bu süreçte bol bol fotoğraf çekilmeyi de ihmal etmedik. En güzel görsellerden birisi de namlusuna düğüm atılmış silahın önünde çekildiğimiz fotoğraf. Yazımın sonunda bu fotoğrafları sizinle paylaşacağım. Hepimizde takım elbise vardı ve Birleşmiş Milletler’den çıktıktan sonra eve gidip üstümüzü değiştirme fırsatımız olmadı. Tüm gün takım elbiseler ile gezdik. Bulunduğumuz bölge olan Manhattan’da ulaşım en çok metro ve uber ile sağlanıyordu. Birçok yer birbirine yakın olduğu için genelde yürümeyi seçtik. Böyle diye diye günün sonunda epey yürümüş olduk. Zaten metro da pahalıydı. İlk durağımız bölgenin en eski tren istasyonu oldu; neredeyse tüm trenlerin bağlantı noktası ve çok önemli bir durak. Etrafta çok fazla polis ve güvenlik görevlisi vardı. Türkiye’de olay olmadıkça bu kadar fazla polis görme durumumuz olmuyor. Oradan Rockefeller Center’a gittik. New York’un en uzun binalarından birisi. Bu arada tabii New York’un en uzun binalarının hepsine gittik. Empire State, Bank Of America, Özgürlük Kulesi… Bunlardan en uzunu ise Özgürlük Kulesi. Gerçekten çok değişik bir mimari yapıya sahip.

Rockefeller Center’ın hemen yanında bulunan lego markete girdiğimizde ise Türkiye’den farklı olarak burada insanların buna gerçekten ilgi duyduğunu fark ettik. Legolar ile yapılmış çok farklı ve güzel yapıtlar vardı. Saat geç olduğunda yine epey yorulmuştuk. Gerçi New York’da geçirdiğim günlerin sonunda hep yorulduk. Az bir zamanımız vardı ve gezip görmek istiyorduk. Dediğim gibi bunu da genelde yürüyerek yapıyorduk. Akşam eve giderken yine pizza yedik. Türkiye’de çok nadirdir pizza yediğim ama orada her gün yiyorduk ve bundan hiç rahatsız değildim  Ertesi gün sabah kahvaltımızı evde yapma kararı aldık. Küçük bir alışveriş ve güzel bir kahvaltıdan sonra gezmek için hazırdık. İlk durağımız İkiz Kuleler’in yıkıldığı alandı. Farklı bir anıt yapmışlar; dikdörtgen şeklinde içi su dolu bir alan ve ortasında kare şeklinde bir boşluk. Sular o boşluğa dökülüyor ve boşluğun dibini göremiyorsunuz. Hemen biraz ilerisinde ise az önce bahsettiğim Özgürlük Kulesi var. Bu kısımda New York Stock Exchange gibi birçok şey yan yanaydı. Hepsini yürüyerek gezdikten sonra Özgürlük Heykeli’ni görmek için ücretsiz olan bir feribota bindik. Özgürlük Heykeli’nin bulunduğu adaya gitmeyi tercih etmedik çünkü bu ücretsiz feribot da zaten oldukça yakınından geçiyordu. Ardından yine yürüyerek Brooklyn’e geçtik ve Brooklyn Bridge’ın hemen yanında Manhattan’ı izledik. Yüksek binalar bizim için oldukça güzel bir manzaraydı. Burada bir süre manzarayı izledikten sonra Brooklyn Bridge’tan yürüyerek Manhattan’a döndük. Akşam ise Meksika lokantasında yemek yedikten sonra dünyada tek olan Starbucks Reserve’e gittik. Mekanın içi oldukça değişikti. Nihayet oturabileceğimiz bir mekan bulmuştuk. Uzun uzun sohbet ettik.

Bu gün de bittikten sonra artık New York’da son günümüze gelmiştik. Önce evden çıkışımızı yaptık ve bavullarımızı bırakacak bir yer bulduk. Bugünü Central Park’ı gezmeye, meşhur Apple mağazasını gezmeye, alışverişe ve hediye almaya ayırdık. Yine mükemmel derecede çok yürüdük. New York’daki son durağımız Times Meydanı oldu. İndiğimizde ilk yer olan Times Meydanı’na gitmeden önce bir kere daha uğradık. Çok ciddi derecede kalabalıktı ve her yerde ışıklı dev ekranlar vardı. Işıklar o kadar fazlaydı ki gündüz gibi bir izlenim veriyordu. Times Meydanı’nda her yerde süper kahraman kostümleriyle gezen maskotlar görebiliyorsunuz. Fotoğraf çektirmek isterseniz 5 doları gözden çıkarmanız gerekiyor. Meydanda bulunan mağazalar da oldukça heybetli. Dizaynları da bir o kadar güzel. İnsan orada saatlerce sıkılmadan oturabilir gibi geliyor. Artık uçak saatimiz yaklaşmıştı. Bavullarımızı almaya gittiğimizde bir an koyduğumuz yerin kapandığını sandık. Anlık kalp krizi denebilir. Kapansaydı ne yapardık bilmiyorum ama böyle bir şey iyi ki başımıza gelmedi. Metroya doğru giderken son olarak bir kere daha kaldığımız evin önünden geçtik ve orada anı olarak bize kalması amacıyla bir fotoğraf çekildik. Bu fotoğrafı da sizinle paylaşacağım. Hava limanına gittiğimizde dünyanın en büyük hava limanlarından birisi olmasına rağmen uçağa bineceğimiz kapıya çok rahat bir şekilde ulaştık.

Uçağa bindiğimde tam orta koltukta olduğumu fark ettim. 2 yanımda da tanımadığım birileri oturuyordu. Yolculuğun nasıl geçeceğini düşünürken yorgunluktan uyuyakalmışım. Uçağın kalktığını bile hatırlamıyorum. Aralıksız 7.5 saat uyumuşum. Uyumaya kısa bir yemek molası verdikten sonra uçağın Ukrayna’ya inişiyle gözlerimi açtım. Türkiye’ye olan uçağımıza yine 3 saat vardı. Maalesef yine hava limanından dışarı çıkmak için yeterli vaktimiz yoktu. Uçak saatimiz geldiğinde ise Türkiye’ye dönmek için uçağa bindik. Yurt dışına çıktıkça şunu görüyorum ki, insan dünyanın en güzel yerine de gitse bu güzel toprakları özlüyor. İşin diğer kısmı, uçakta zaten saatlerce uyumuştum ama Türkiye’ye döndüğümde yine geceydi. Tekrar uyumam gerekecekti, jet lag olmamam için. Bu olay bana resmen tatil gibi geldi. Jet lag olmadım, güzelce sabaha kadar dinlendim. New York maceramız da kazandığımız çok önemli deneyimlerin ardından son buldu. Mesele New York’a gitmek değil de, oraya gidip Birleşmiş Milletler’de Türkiye’yi temsil etmek. Bu gerçekten çok farklı, önemli bir deneyim ve gurur. Oraya gidince kendime çıkardığım en önemli ders ise, orada insanlar dünyaya yön veriyor. Biz gençlerin o makamlara gelerek Türkiye’yi en iyi şekilde temsil etmesi gerekiyor. Ciddi bir boşluk var bu konuda. Çok çalışmamız gerekiyor. Buna ihtiyacımız var.

2019-03-05T15:34:10+00:00

Yorum Yaz